Kardeşlik sınavı; Aliyev, Türkiye ve vicdan!
İnsan bazen en büyük yabancılığı, kendisine en yakın bildiğinin yüzünde görür.
Aynı tarihin acısıyla yoğrulmuş,aynı kültürün türkülerini söylemiş, sevinciyle hüznünü birbirine katmış iki halk düşünün. Aralarında yalnızca sınırlar değil,gönül köprüleri de vardır.
Fakat siyaset denilen o eski oyun sahnesinde bazen çıkarlar,hatıraların önüne geçer; iktidar hırsı, kardeşliğin sesini bastırır.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi yalnızca diplomatik belgelerle açıklamak mümkün değildir. Karabağ’ın adı, Türkiye’de milyonlarca insanın yüreğinde bir özlem,bir dayanışma ve bir zafer duygusu uyandırdı.
Azerbaycan halkının mücadelesi kendi tarihinin onurlu bir parçasıdır.
Türkiye’nin verdiği destek de bu hikâyenin unutulmaması gereken sayfalarından biridir.
Ne var ki insan hafızası bazen tuhaf çalışır. Zaferin sevincini herkes sahiplenmek ister de o zafere giden yolda verilen desteğin hakkını teslim etmek aynı ölçüde kolay olmayabilir.
İşte asıl sınav burada başlar.
Kardeşlik, aynı fotoğraf karesinde görünmek değil, aynı hakikatin karşısında durabilmektir.
İlham Aliyev’in yönetimindeki Azerbaycan’ın Türkiye ile ilişkileri ve İsrail’le yakınlığı, bu nedenle üzerinde düşünülmesi gereken meselelerdir.
Devletlerin güvenlik ve ekonomi politikaları olabilir. Diplomatik ilişkiler kurmaları da doğaldır.
Ancak siyasi çıkarlar,insanın vicdanını susturacak bir mazerete dönüşmemelidir.
Gazze’de bir çocuk, gökyüzünden düşen bombaların sesini duyduğunda uluslararası ilişkiler teorisini bilmez. Annesinin elini arar.
Bir kapının ardında güvende olmayı, bir sabaha daha uyanmayı ister. Onun dünyasında diplomatik hesapların karşılığı yoktur,yalnızca hayatta kalma arzusu vardır.
İnsanlığın gerçek sınavı,işte o çocuğun çığlığı karşısında başlar.
Türkiye’nin Filistinli sivillerin yaşadığı acılara karşı yükselttiği itirazın anlamı da buradadır.
İsrail’le kurulan ilişkiler,Gazze’de yaşanan insani dram karşısında sorumluluk tartışmasını ortadan kaldırmaz.
Hiçbir siyasi hesap,insan hayatının değerini gölgelememelidir.
Bazen binlerce kilometre uzaktaki bir yabancı,yanı başınızdaki insandan daha yakın gelir.
Çünkü yakınlığı belirleyen yalnızca kan bağı değildir. Kimin acısına kayıtsız kalamadığınız, hangi haksızlık karşısında sesinizi yükselttiğinizdir.
Vicdanın pasaportu yoktur.
Bir İrlandalı, bir Türk veya bir Azerbaycanlı, Gazze’deki masumların acısında buluşabiliyorsa insanlık hâlâ bütün sınırları aşabilecek bir güce sahiptir.
BAŞÖRTÜSÜ BİR KUMAŞ DEĞİL, ÖZGÜRLÜK MESELESİDİR!...
Bir kız çocuğunu düşünün…
Sabah erkenden kalkıyor.Kitaplarını çantasına yerleştiriyor.Belki doktor olmak istiyor,belki öğretmen,belki de dünyayı değiştirecek bir bilim insanı… İnancı gereği başını örtmek istiyor.
Fakat karşısına bir kapı çıkıyor, kapının ardında eğitim,önünde ise kimliğiyle ilgili bir tartışma duruyor.
Çocuğun suçu ne?
Okumak istemek mi? İnanmak mı? Yoksa kendisine biçilen kalıba sığmamak mı?
Azerbaycan’da başörtüsü nedeniyle öğrencilerin ve öğretmenlerin kısıtlamalarla karşılaştığı Çok acı bir gerçektir.
Bu zulme elbette sessiz kalınmaz,elbette bu zulme karşı cephe alınır.
Ancak temel ilke tartışmaya kapalıdır:
İnsan,inancı nedeniyle eğitim hakkından mahrum bırakılamaz.
Devletin görevi insanın vicdanına hükmetmek değil, onun özgürlüğünü güvence altına almaktır.
Psikolojik açıdan bakıldığında, gücünü kaybetmekten korkan otorite bazen farklılığı tehdit olarak görür. Başkasının özgürlüğünü kendi otoritesine yönelmiş bir itiraz gibi algılar.Oysa başörtülü bir kız çocuğunun varlığı, devletin varlığına karşı bir meydan okuma değildir.
Asıl sorun,farklı olanı düşmanlaştıran zihniyettedir.
Türkiye bu zihniyetin ne anlama geldiğini 28 Şubat döneminde acı biçimde tecrübe etti.Başörtülü öğrencilerin eğitim hayatında karşılaştığı yasaklar,inançları nedeniyle dışlanan insanlar ve devletin ideolojik kalıpları arasında sıkışan hayatlar hâlâ hafızamızdadır.
Kendilerini çağdaşlığın tek temsilcisi olarak gören bazı Kemalist çevreler, milyonlarca insanın inancını kamusal hayatın dışında tutulması gereken bir mesele gibi değerlendirdi.
Benim Kemalist ideolojiye itirazım tam da burada başlıyor.
Laiklik,insanın inancını kapının dışında bırakmasını istemek değildir. Devletin farklı inançlar karşısında tarafsız olması, kimseyi inancı nedeniyle dışlamaması ve herkesin vicdan özgürlüğünü korumasıdır.
Bir insan hem inançlı hem eğitimli olabilir. Hem geleneğine bağlı hem bilimsel düşünceye açık olabilir. İnançla aklı birbirinin düşmanı ilan etmek,insanın iç dünyasını anlayamayan dar bir bakışın ürünüdür.
Türkiye’de 28 Şubat’ın gölgesini hatırlarken başka ülkelerde yaşanabilecek benzer baskılara sessiz kalamayız. Dün kendi ülkemizde inanç özgürlüğünü savunuyorsak bugün de aynı ilkeyi her yerde savunmak zorundayız.
İnsan hakları, yalnızca işimize geldiğinde hatırlayacağımız siyasi sloganlar değildir.
GÜÇ,İNSANI DEĞİL VİCDANI YENMEMELİ!
Karabağ zaferi, Azerbaycan halkının tarihindeki önemli bir dönüm noktasıdır.Ancak hiçbir zafer,bir yönetimi bütün eleştirilerin üzerinde tutamaz. Hiçbir siyasi başarı, vatandaşların temel hakları konusunda sınırsız bir yetki vermez.
Bir liderin büyüklüğü yalnızca kazandığı zaferlerle ölçülmez. Eleştiriye tahammülü,farklı düşüncelere gösterdiği saygı ve vatandaşlarının haklarını ne ölçüde koruduğu da bu büyüklüğün parçasıdır.
Güçlü lider, kendisini sorgulayan herkesi düşman ilan eden değildir.Güçlü devlet,eleştiriden korkan devlet değildir.
Azerbaycan halkının tarihine ve mücadelesine saygı duymakla Aliyev yönetiminin politikalarını eleştirmek birbirine zıt değildir. Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği desteği hatırlatmak da Azerbaycan halkının kendi iradesini küçümsemek anlamına gelmez.
Gerçek kardeşlik, yanlışları görmezden gelmek değildir. Gerektiğinde en zor sözü söyleyebilmektir.
Tarih boyunca nice iktidar kendisini vazgeçilmez sandı. Nice ideoloji, kendi doğrularını bütün topluma dayatmaya kalktı. Zaman geçti, yönetimler değişti, sarayların ışıkları söndü.Geriye insanların hafızasında adaletin veya haksızlığın izleri kaldı.
Çünkü iktidarlar geçicidir,insan onuru kalıcıdır.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin geleceği de yalnızca siyasi anlaşmalarla değil, ortak değerlerin ne ölçüde yaşatıldığıyla belirlenecektir.Bu değerlerin başında vefa,adalet,inanç özgürlüğü ve mazlumun yanında durabilme cesareti gelir.
Benim itirazım bir halka veya millete değil,insanın vicdanını susturmaya çalışan her türlü vesayetçi anlayışadır.İster Ankara’da ister Bakü’de,ister Kemalist ideolojinin gölgesinde ister başka bir siyasi düzenin içinde ortaya çıksın, insanı kendi kalıbına hapsetmek isteyen zihniyet sorgulanmalıdır.
Sonunda ne kalacak biliyor musunuz?
Ne sarayların ihtişamı ne iktidarların gürültüsü ne de meydanları dolduran sloganlar…
Zor gününde kimin yanında durduğunuz,bir mazlumun çığlığını duyup duymadığınız,bir çocuğun eğitim hakkını savunup savunmadığınız kalacak.
Kardeşlik,aynı geçmişi paylaşmakla başlar;birbirinin hakkını savunabilmekle gerçek olur.