reklam
reklam
Haramın ilk adımı küçüktür!

Haramın ilk adımı küçüktür!

YAYINLAMA:

İnsan kötülüğe bir gecede dönüşmez.

Çoğu zaman her şey küçük bir tavizle başlar. Kimsenin önemsemeyeceği kadar küçük, insanın kendi vicdanını susturabileceği kadar önemsiz görünen bir taviz...

Bir zarf.

Bir imza.

Bir telefon.

Bir ayrıcalık.

Bir “işi hızlandırma” karşılığı alınan birkaç yüz dolar...

İlk anda insanın içi huzursuz olur. Gece yatağa girdiğinde yaptığı şeyi düşünür, kendine kızar, hatta belki sabaha kadar uyuyamaz. Fakat ertesi gün hayat devam eder. Kimse bir şey olmamış gibi davranır. Birkaç gün sonra vicdanın sesi biraz daha kısılır.

Sonra ikinci zarf gelir.

İlkinden daha kolay alınır.

Üçüncüsünde artık insan kendisine “Neden?” diye sormaz.

Bir süre sonra miktar konuşulmaya başlanır.

“Bu para az.”

İşte insanın düştüğü yer tam olarak burasıdır.

Çünkü başlangıçta para insanın eline girmiştir; sonunda insan paranın eline düşmüştür.

Haramın en korkunç tarafı yalnızca kazandırdığı para değildir. İnsanın ölçülerini değiştirmesidir. Önce yaptığı şeyden utanırsın. Sonra yaptığın şeyi açıklamak için mazeret bulursun. Bir süre sonra mazeretin gerçeğin yerine geçer. En sonunda da yaptığın şeyin yanlış olduğunu değil, yeterince kazandırmadığını düşünmeye başlarsın.

İnsan psikolojisinin en karanlık taraflarından biri budur.

Kendimizi suçlu hissetmemek için önce davranışlarımızı değiştirmeyiz; davranışlarımızı savunacak düşünceler üretiriz.

Rüşvete “hediye” deriz.

Torpile “tanıdık desteği”.

Kamu malına el uzatmaya “fırsat”.

Haksız kazanca “ticari zekâ”.

Sonra kullandığımız kelimeler, yaptığımız işin gerçek yüzünü bizden saklamaya başlar.

---

Bir zamanlar küçük bir haram para için uykusunu kaybeden insan, yıllar sonra milyonların hesabını yaparken aynı huzursuzluğu hissetmez.

Çünkü artık mesele para değildir.

Mesele karakterdir.

Bir araba alınır.

Sonra bir ev.

Ardından başka bir ev, başka bir araba, daha gösterişli bir hayat...

İnsan sahip oldukları çoğaldıkça kendisinin de büyüdüğünü zanneder.

Oysa insanın değeri sahip olduğu şeylerin toplamı değildir.

Bazen servet büyürken insan küçülür.

Öyle küçülür ki bir gün aynaya baktığında kendisini değil, yalnızca sahip olduklarını görmeye başlar.

Fakire tepeden bakar.

Asgari ücretle çalışanı küçümser.

Alın teriyle geçinen insanı saf bulur.

Helal kazancın peşinden giden kişiye “Hayatı bilmiyor” der.

Çünkü kendi tercihinin yanlış olduğunu kabul etmek istemeyen insan,doğru yaşayanları küçümsemeye başlar.

---

Burada mesele yalnızca bireyin ahlakı değildir.

Asıl mesele, toplumun hangi davranışı ödüllendirdiğidir.

Bir ülkede dürüst insan sürekli kaybediyor, hakkını arayan sürekli yoruluyor, liyakat sahibi insan kapılarda bekliyor, güce yakın olan ise kuralları daha kolay aşabiliyorsa zamanla insanların zihninde çok tehlikeli bir düşünce oluşur:

“Demek ki böyle yaşamak gerekiyor.”

İşte toplumları içeriden çürüten düşünce budur.

Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılmaz.

Adalet, işe alımda vardır.

İhalede vardır.

Makamda vardır.

Vergide vardır.

İşçinin alın terinde vardır.

Devletin vatandaşına eşit mesafede durmasında vardır.

Kuralların güçlüye başka,güçsüze başka uygulanmadığını hissettirmesinde vardır.

Siyasetin en önemli sınavlarından biri de budur.

Devlet yalnızca yol yapan, bina diken, fabrika açan bir mekanizma değildir.Devlet aynı zamanda vatandaşına “Hakkın korunuyor” duygusunu verebilmelidir.

Çünkü bir ülkede insanlar adalete güvenini kaybederse, en büyük ekonomik krizden daha ağır bir kriz başlar.

Güven krizi.

---

Bugün ekonomik sıkıntıları konuşurken enflasyonu,kirayı, döviz kurunu,hayat pahalılığını konuşuyoruz.

Bunların hepsi gerçek.

Fakat başka bir soruyu da sormamız gerekiyor:

Bu ülkede servet nasıl kazanılıyor?

Alın teriyle büyüyen servet başımızın üstündedir.

Üreten, istihdam sağlayan, fabrikasını büyüten, çalışanının hakkını veren insanın kazancı ülkenin zenginliğidir.

Fakat başkasının hakkını yiyerek büyüyen servet başka bir şeydir.

Çünkü orada yalnızca para yoktur.

Bir başkasının emeği vardır.

Bir başkasının hakkı vardır.

Bazen bir çocuğun sofrasından eksilen ekmek vardır.

Bazen yıllarca çalışan bir işçinin alın teri vardır.

Bazen toplumun ortak kasasından eksilen paradır.

Bu yüzden yolsuzluk yalnızca ekonomik bir suç değildir.

Aynı zamanda toplumun vicdanına karşı işlenmiş bir suçtur.

---

Felsefe bize yüzyıllardır aynı sorunun etrafında dolaşıyor:

İyi bir hayat nedir?

Çok şeye sahip olmak mı?

Yoksa sahip olduklarının seni esir etmesine izin vermemek mi?

Bugünün dünyası insana sürekli daha fazlasını söylüyor.

Daha büyük ev.

Daha pahalı araba.

Daha yüksek makam.

Daha fazla takipçi.

Daha fazla para.

Fakat insanın içindeki boşluk bütün bunlardan daha büyükse, hiçbir servet o boşluğu dolduramıyor.

Çünkü insanın içinde para ile satın alınamayan bir yer var.

Vicdan...

İşte orası satıldığı zaman insanın bütün serveti aslında büyük bir yoksulluğa dönüşüyor.

---

Bir toplumun çöküşü, hırsızların çoğalmasıyla başlamaz yalnızca.

Daha tehlikeli bir şey olur:

Dürüst insanların aptal görülmeye başlanması.

İşini hakkıyla yapanın enayi sayılması.

Hakkını istemenin “sorun çıkarmak” kabul edilmesi.

Torpil kullanmayanın hayatı bilmediğinin düşünülmesi.

Haramdan uzak duran insanın küçümsenmesi...

İşte o zaman mesele birkaç kişinin yaptığı yolsuzluk olmaktan çıkar.

Toplumun ahlaki pusulası bozulmuştur artık.

---

Belki de insanın en büyük sınavı, kimsenin görmediği yerde verdiği karardır.

Kalabalığın alkışı önemli değildir.

Gazetelerin manşetleri de...

Makamın gücü de...

Bankadaki rakamların uzunluğu da...

İnsan geceleri kendi vicdanıyla baş başa kaldığında,bütün gürültü susar.

Geriye yalnızca kendisi kalır.

İşte o anda insanın gerçek serveti ortaya çıkar.

Cebindeki para değil.

Kalbindeki huzur.

---

Ben zenginliğe düşman değilim.

Fakirliği kutsamak gibi bir düşüncem de yok.

Çalışan,üreten, kazanan, ülkesine değer katan insanın zenginleşmesi güzeldir.

Mesele zengin olmak değildir.

Mesele zengin olurken neyi kaybettiğindir.

Para kazanırken vicdanını kaybediyorsan, aslında zenginleşmiyorsun.

Makam kazanırken adaletini kaybediyorsan, aslında yükselmiyorsun.

Güç kazanırken insanlığını kaybediyorsan, aslında büyümüyorsun.

Çünkü insanın gerçek yüksekliği bulunduğu makamla değil, başkasına bakarken eğilip eğilmediğiyle ölçülür.

Haramın ilk adımı küçüktür.

Fakat açtığı kapı büyüktür.

İçeri önce küçük bir para girer.

Ardından hırs...

Sonra kibir...

Sonra güç tutkusu...

En sonunda insan kendi kurduğu dünyanın mahkûmu olur.

Bir zamanlar “Ben ne yaptım?” diye kendine soran insan gider.

Yerine “Daha ne kadar kazanabilirim?” diye soran biri gelir.

Belki cebinde milyonlar vardır.

Belki kasasında servet.

Belki altında pahalı arabalar, üzerinde pahalı elbiseler...

Ama bütün bunların arasında kaybolmuş bir insan vardır.

Çünkü bazı insanlar servet biriktirirken aslında kendilerinden eksiltir.

Sonunda geriye para kalır.

Makam kalır.

Mülk kalır.

Fakat insan kalmaz.

İşte asıl yoksulluk budur.

Haramın ilk adımı küçüktür.

Fakat insanı götürdüğü yer çok büyüktür.

Öyle bir yer ki orada insan,sahip olduğu her şeyi sayabilir de kaybettiği kendisini artık hatırlayamaz.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *