Senin hırsızın kötü, benim hırsızım iyi!
Türkiye’nin en büyük hastalıklarından biri belki de yolsuzluk değildir.
Daha tehlikelisi şudur:
Kendi tarafının yolsuzluğuna başka, karşı tarafın yolsuzluğuna başka bakmak.
Birileri kendi mahallesinden çıkınca “iftira” der.
Öteki mahallenin insanı hakkında aynı iddia ortaya atılınca “soygun” der.
Bir tarafta “komplo”…
Diğer tarafta “hesap sorulsun”…
Sonra dönüp hep birlikte aynı cümleyi söyleriz:
“Bu ülkede adalet yok!”
Nasıl olacak?
Adaleti herkes yalnızca karşısındaki için isterse, o terazinin kefesi daha ilk günden bozulmuştur.
Bugün bir tarafta fon dosyaları, milyonlar ve milyarlara ulaşan kazanç iddiaları konuşuluyor.
Sayın Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya hakkında kamuoyuna yansıyan malvarlığı tedbiri talepleri tartışılıyor.
Diğer tarafta İstanbul Büyükşehir Belediyesi dönemine ilişkin Ekrem İmamoğlu ve bazı isimler hakkında yolsuzluk, usulsüzlük ve örgütlü suç iddialarının yer aldığı soruşturma ve yargı süreçleri konuşuluyor.
İki dosyanın hukuki içeriği aynı değildir.
İddiaların niteliği de aynı değildir.
Fakat toplumun önüne koyduğu temel soru aynıdır:
Para nereden geldi?
Kim kazandı?
Kim kaybetti?
Kim biliyordu?
Kim uyardı?
Kim görmezden geldi?
Kim zamanında müdahale etmedi?
İşte mesele tam burada siyasetin dar koridorundan çıkıp sosyolojinin geniş meydanına giriyor.
Çünkü vatandaş artık yalnızca “Kim suçlu?” diye sormuyor.
Bir başka soru daha soruyor:
“Neden bizim taraftaki başka, karşı taraftaki başka?”
Bir siyasi partinin mensubu yolsuzluk iddiasıyla karşılaştığında “hukuk sonuna kadar işlesin” diyeceksin.
Kendi partinden biri aynı iddiayla karşılaşınca “ama onun da şöyle bir hizmeti vardı” diyeceksin.
Olmaz!
Yolsuzluğun rengi olmaz.
Vurgunun partisi olmaz.
Yetimin hakkının sağcısı, solcusu olmaz.
Haksız kazanç haksız kazançtır.
İster belediyede olsun…
İster şirkette…
İster fonda…
İster ihalede…
İster siyasetin gölgesinde…
Kim yaparsa yapsın araştırılmalıdır.
Biz soygunu da desteklemiyoruz.
Vurgunu da savunmuyoruz.
Yetimin hakkının yenmesini de normalleştirmiyoruz.
Devletin görevi, kendi tarafını korumak değil; devletin hakkını korumaktır.
Bugün fon meselesinde sorulması gereken soru yalnızca “Kim ne kadar kazandı?” değildir.
Asıl soru:
“Bu kazanç nasıl oluştu?”
Kamu kurumları zamanında uyarıldı mı?
Düzenleyici kurumlar ne yaptı?
Kimler zamanında çıktı?
Kimler içeride kaldı?
Kimler uyardı?
Kimler uyarıları dikkate almadı?
Kamuoyuna yansıyan bazı iddialarda, düzenleyici kurumlara daha önce yapılan başvurular ve uyarılar da tartışılıyor.
Eğer bu iddialar doğruysa,mesele yalnızca fon yöneticilerinin veya yatırımcıların meselesi olmaktan çıkar.
O zaman devletin denetim mekanizması da masaya yatırılır.
Çünkü yatırımcıya “finansal okuryazarlık” anlatmak kolaydır.
Asıl mesele, devletin finansal sistemi ne kadar okuduğudur.
Vatandaş üç kuruşunu korumaya çalışırken milyonların, milyarların dolaştığı bir sistemde denetim mekanizması nerede duruyor?
İşte sosyolojik kırılma burada başlıyor.
Bir tarafta maaş daha hesaba yatmadan borçlara dağılıyor.
Bir tarafta yıllarca çalışmanın karşılığı olan birikim, enflasyonun altında eriyor.
Bir tarafta gençler hayal kurmayı değil,o hayalin aylık taksidini hesaplıyor.
Diğer tarafta milyonların, milyarların dolaştığı finansal tablolar ortaya çıkıyor.
İşte toplumun vicdanını asıl zorlayan çelişki burada başlıyor.
İnsanların sorduğu soru artık yalnızca “Kim ne kadar kazandı?” değil.
“Bu servet hangi hikâyenin sonucunda ortaya çıktı?”
Bu soru küçümsenemez.
Bu soru susturulamaz.
Bu soruya cevap sosyal medya sloganıyla verilemez.
Belgeyle verilir.
İşte burada AK Parti de kendi içine bakmak zorundadır.
CHP de kendi içine bakmak zorundadır.
Hangi siyasi yapı olursa olsun,kendi bağırsaklarındaki pisliklerden temizlenmek zorundadır.
Kendi parazitlerini görmeyen siyaset, başkasının parazitini teşhis etmeye kalktığında toplumun gözünde inandırıcılığını kaybeder.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi çizgisine sahip çıkan bir insan da AK Parti içerisindeki yanlışların araştırılmasını isteyebilir.
Hatta istemelidir.
Çünkü Erdoğan’a sahip çıkmak, yanlış yapan herkesin üzerine siyasi bir zırh geçirmek değildir.
Devlete, hukuka ve adalete sahip çıkmaktır.
Aynı şey CHP için de geçerlidir.
Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen süreçte hangi iddia varsa,hangi delil varsa mahkeme önünde tartışılmalıdır.
Suç kesinleşmeden kimse suçlu ilan edilmemelidir.
Suç sabit olursa da makamına, partisine, çevresine bakılmadan hukuk uygulanmalıdır.
İşte gerçek eşitlik budur.
“Senin hırsızın kötü,benim hırsızım iyi” anlayışını çöpe atmadığımız sürece bu ülkenin hiçbir yolsuzluk meselesini gerçekten çözemeyiz.
Çünkü mesele yalnızca hırsızın kim olduğu değildir.
Mesele,toplumun hırsıza nasıl baktığıdır.
Kendi hırsızını alkışlayan toplum, yarın başkasının hırsızlığından şikâyet edemez.
Yaklaşan seçim dönemi öncesinde asıl ihtiyacımız olan şey de budur:
Partizan adalet değil,ortak adalet.
Kim yaparsa yapsın araştırılsın.
Kim biliyorsa ortaya çıksın.
Kim görmezden geldiyse hesabı sorulsun.
Kim suçsuzsa aklansın.
Kim suçluysa hukuk gereğini yapsın.
Fon meselesi de budur.
İstanbul dosyaları da budur.
Siyaset de budur.
Devlet de budur.
Mesele CHP’yi yenmek, AK Parti’yi korumak ya da başka bir siyasi hesabı büyütmekten önce daha büyük bir meseledir:
“Yetimin hakkını kim koruyacak?”
İşte devletin sınavı burada başlar.
Paranın büyüklüğünde değil…
Hesabın kime sorulduğunda.
Çünkü adalet yalnızca karşı mahalleye gönderilen bir mektup değildir.
Bir gün mutlaka insanın kendi kapısını da çalar.
O gün kapıyı açacak cesaretimiz varsa, belki bu ülke gerçekten temizlenmeye başlamış demektir.