BİR İŞÇİNİN EKMEĞİYLE OYNAMAK, BİR AİLENİN HAYATINA DOKUNMAKTIR!
Bazı makamlar vardır,hizmet etmek için verilir. Bazı koltuklar vardır,vicdanla taşınır.Ne yazık ki kimi insanlar, zamanla makamı kendilerinin, çalışanı da kendilerine borçlu sanır.
Oysa Devlet kimsenin şahsi mülkü değildir. Kamu makamları kişisel öfkenin, husumetin ve intikamın gölgesine sığınamaz.
Ben bugün bu satırları yalnızca bir köşe yazarı olarak değil,on altı yıl emeğini ortaya koymuş, hakkını arayan bir işçi olarak yazıyorum. Çoluk çocuğunun rızkını düşünen her emekçi gibi benim de alın terim, onurum ve mücadele azmim var.
İşime geri dönebilmek için hukuk mücadelesi veriyorum. Davamda önemli bir aşamaya geldik.Tanıklar dinlendi,deliller toplandı ve dosya bilirkişiye gönderildi. Şimdi mahkemenin belirlediği parasal alacakların hesaplanması için bilirkişi raporu bekleniyor. İşe iade talebim hakkında nihai kararı ise mahkeme verecek. Bir sonraki duruşmamız 20 Kasım 2026 tarihinde.
Henüz verilmiş bir karar yok.Ancak ben hakkımı aramaktan da mücadele etmekten de geri durmuyorum.
Çünkü mesele yalnızca bir iş değil.Mesele,on altı yıllık emeğin, çalışma hakkının ve insan onurunun hukuk önünde karşılığını bulmasıdır.
Bir işçinin ekmeğiyle oynamak,yalnızca bir insanın hayatına dokunmak değildir. O evde bekleyen çocukların geleceğine de dokunmaktır.
Peki, çalışanını cezalandırmakta bu kadar hızlı davrananlar,kendi kararlarının hesabını vermek söz konusu olduğunda aynı sorumluluğu gösterebiliyor mu?
Elbette yöneticiler karar alacak, kuralları uygulayacak. Ancak bütün bunların bir sınırı var: Hukuk,vicdan ve kamu yararı.
Hiçbir makam, sahibine sınırsız bir güç vermez.Hiçbir unvan,bir insanın onurundan daha büyük değildir.
Farklı düşünmek suç değildir. Bir uygulamayı eleştirmek, hakkını aramak ya da yöneticisiyle aynı görüşü paylaşmamak da suç sayılamaz. Kamu hizmeti, insanların aynı düşünmesini değil, görevlerini hukuk içinde yapmasını gerektirir.
Geçmişte yaşanan anlaşmazlıkları kişisel husumete dönüştüren, çalışanına karşı öfkesini taşıyan ve yetkisini kişisel amaçlarla kullandığı iddia edilen yöneticiler varsa, bu iddialar görmezden gelinmemelidir.
Buradan ilgili Bakanlığa açık bir çağrıda bulunuyorum.
Kamu kurumlarında baskı,yıldırma, ayrımcılık ve yetkinin kötüye kullanıldığı yönündeki şikâyetler titizlikle araştırılmalıdır. Gerektiğinde müfettişler görevlendirilmeli, idari kararlar ve uygulamalar incelenmelidir. Siyasi yetkililer de kendi sorumluluk alanlarında bu sorunların takipçisi olmalıdır.
İncelemeler sonucunda mevzuata aykırı işlem,yetkinin kötüye kullanılması veya kamu zararı tespit edilirse, sorumlular hakkında gerekli hukuki ve idari işlemler yapılmalıdır.Kamu zararı doğmuşsa, bunun sorumlulardan tahsili de mevzuat çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Çünkü kamu kurumlarında yalnızca işçiler hesap vermemelidir.
İmza atanlar,karar verenler ve kamu kaynaklarını yönetenler de sorumluluk taşımalıdır.
Bir işçinin hatası araştırılıyorsa, bir yöneticinin kararı da araştırılabilmelidir. Adaletin terazisi makamın büyüklüğüne göre eğilmemelidir.
Benim gibi yaşadıklarından dolayı mağdur olduğunu düşünen nice çalışan var. Kimi konuşmaya çekiniyor,kimi işini kaybetmekten korkuyor.Kimi de ailesinin geçimini düşünerek susmayı tercih ediyor.
Oysa bir insanın hakkını araması, kimseye baş kaldırması değildir. Hukuk içinde hakkını istemek,en doğal vatandaşlık hakkıdır.
Bir kurumun başarısı, çalışanlarının korkusuyla değil, kendilerini güvende hissederek çalışabilmeleriyle ölçülür.
Makamlar geçicidir.Unvanlar değişir.Koltuklar bir gün başkasına kalır.Fakat atılan imzalar dosyalarda, verilen kararlar kayıtlarda, insanların yaşadıkları da hafızalarında kalır.
Her şeyden önce Allah var.İnsan bazen makamına, gücüne ve imzaladığı kâğıtlara güvenebilir.
Fakat bir gün kendi vicdanıyla baş başa kalır;Allah’a vereceği hesabı düşünür.
Bugün bir işçinin yaşadığı sıkıntıyı görmezden gelenler,bir babanın ailesi için taşıdığı yükü küçümseyenler kendilerine şu soruyu sorsun: Benim de çoluk çocuğum var.Ya bir gün benzer bir imtihanla karşılaşırsam?
Hayatın ne getireceğini kimse bilemez.Ben kimseye beddua etmiyorum.
Ama çocuklarımın ahı var!...
Hakkımı hukuk yoluyla arıyorum. Ancak inanıyorum ki hiçbir ah,hiçbir gözyaşı Allah katında karşılıksız kalmaz.İnsanların görmediğini Allah görür, insanların duymadığını Allah duyar.
Ben kimsenin mağdur olmasını istemiyorum. Kimsenin çocuğunun rızkından olmasını da istemiyorum. İstediğim,hiçbir işçinin kişisel öfkenin hedefi hâline gelmediği, her kararın hukukla ve vicdanla ölçüldüğü bir çalışma hayatıdır.
Ben on altı yıllık emeğimin arkasındayım. Hukuka güveniyorum. Davamın sonucunu beklerken de sözümü söylemekten, haksızlık gördüğüm yerde hakkımı aramaktan vazgeçmiyorum.
Çünkü bir makamın gerçek değeri,kaç insanı susturduğuyla değil, kaç insanın hakkını koruduğuyla ölçülür.
İşçinin ekmeği kutsaldır.O ekmeğin içinde alın teri,aile,çocukların geleceği ve yılların emeği vardır.
Bir karar verilmeden önce bunlar da düşünülmelidir.
Makamlar değişir, insanlar gider, geriye yapılan işler ve verilen kararlar kalır.Allah’ın huzurunda ise ne unvanın ne de koltuğun bir ayrıcalığı vardır.
Benim mücadelem kişisel bir hesaplaşma değil, emeğin, adaletin ve insan onurunun mücadelesidir.
Hakkımı arıyorum, mücadelemi sürdürüyorum.
Son sözü hukuk söyleyecek.