Sendikacılık Provokatörlük Değildir!
Sendikacılık, yalnızca bir pankartın arkasında durmak, mikrofonu eline alıp yüksek sesle konuşmak,basın açıklamalarıyla gündem oluşturmak değildir.
Sendikacılık,her şeyden önce bir sorumluluk,bir vicdan ve emekçinin ekmeğine sahip çıkma meselesidir.
Ne yazık ki bugün bazı sendikal anlayışlarda işçinin gerçek sorunlarını çözmekten çok, sorunları büyütmek ve gündemde kalmak ön plana çıkıyor.
Bir fotoğraf karesi,birkaç slogan, birkaç basın açıklaması... Sonra herkes kendi yoluna!
Peki ya işçi?
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bartın'da kameralar kapandıktan sonra ne oldu?
Bartın'da yaşananları hatırlayalım.
Sağlık çalışanı Çiğdem Kalafat'ın mobbinge uğradığı iddiası Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası tarafından kamuoyuna taşındı.
Türkiye Sağlık işçileri Sendikası Bartın Şube Başkan Yardımcısı Ömer Akar kameraların karşısına geçti, basın açıklaması yaptı ve konuyu gündeme taşıdı.
Peki Ömer Akar, sana sormak gerekiyor:
O gün kameraların karşısında savunduğun Çiğdem Kalafat bugün ne durumda?
Basın açıklaması bitti,mikrofonlar sustu, gazeteciler haberlerini yaptı. Peki o kadın sonrasında neler yaşadı?İdareyle ilişkileri nasıl devam etti?
İş yerinde hangi sorunlarla karşılaştı?
Kendini yalnız hissetti mi?
Açıkçası bu soruların cevabını kamuoyu bilmek istiyor.
Bir işçinin yaşadığı sorunu gündeme taşımak elbette sendikanın görevidir.
Ancak o işçinin sonrasındaki durumunu takip etmek de aynı sorumluluğun parçasıdır.
Bir insanın mağduriyetini gündeme getirip ardından onu kendi hâline bırakmak, sendikal sorumluluk anlayışıyla bağdaşmaz.
Üstelik çalışma hayatında yalnızca bir kişinin değil, bütün çalışanların emeği vardır.
İş yerinde hizmetin devamlılığı,iş bölümü ve çalışma düzeni de önemlidir.
Sık rapor alınması nedeniyle işlerin aksadığı yönünde iddialar varsa bunlar da objektif biçimde değerlendirilmelidir.Sendikacılık,bütün tarafları dinlemeyi ve çözüm üretmeyi gerektirir.
Aynı senaryo Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nde de mi yaşandı?
Gelelim Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'ne...
Benzer tartışmaların yaşandığı bu süreçte Hakan Uzun'un tutumunu ve sendikal faaliyetlerini de sorgulamak gerekiyor.
Hakan Uzun'un da içinde bulunduğu bu dosyaları, yaşanan olayları ve elimizdeki belgeleri zamanı geldikçe kamuoyuyla paylaşacağım.
Kimse kusura bakmasın.
Sendika yöneticiliği, kurumlarda gerilim oluşturma,işçiyi idareyle karşı karşıya getirme ve her anlaşmazlığı bir gösteriye dönüştürme makamı değildir.
Sendikacılık provokatörlük değildir!
Sendikacılık, yangına benzin dökmek değil, yangını söndürmenin yolunu aramaktır.
Bir iş yerinde huzur yoksa işçinin verimi düşer. Çalışanlar birbirine düşürülüyorsa bundan en büyük zararı yine emekçiler görür. İdareyle işçi arasında köprü olması gereken sendikacı, o köprüyü yıkmak yerine sağlamlaştırmalıdır.
Elbette haksızlık karşısında susulmayacak. Elbette mobbing iddiaları araştırılacak, işçinin hakkı savunulacak. Ancak bütün bunlar yapılırken akıl,hukuk, hakkaniyet ve sorumluluk elden bırakılmayacak.
Çünkü sendikacılık, kürsüde atılan sloganlardan ibaret değildir. Sendikacılık, bir işçinin kapısı çalındığında,derdi dinlendiğinde, hakkı teslim edildiğinde anlam kazanır.
Gerçekleri yazmaya devam edeceğiz!
Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası Zonguldak Şubesiyle ilgili yaşananları, iddiaları ve belgeleri bir bir gündeme taşımaya devam edeceğim.
Bartın'daki olayları da,Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'ndeki dosyaları da konuşacağız.
Kendi adımızla, kendi kimliğimizle, kalemimizin arkasında durarak konuşacağız.
Eleştirimiz varsa açıkça yapacağız. İddiamız varsa belgesini ortaya koyacağız.Yanlış gördüğümüzü yazmaktan da kimsenin makamından çekinmeyeceğiz.
Çünkü kalem, birilerinin reklamını yapmak için değil, gerçeğin üzerindeki perdeyi aralamak için vardır.
Yıllardır emek mücadelesinin içinde olan biri olarak şunu çok iyi biliyorum:
İşçinin alın teri, hiçbir yöneticinin kişisel reklamına malzeme yapılamaz. Sendika tabelası kimsenin şahsi mülkü değildir.
O tabelanın arkasında binlerce emekçinin umudu, aidatı ve geleceği vardır.
Bir sendikacı, işçinin omzuna basarak yükselmez;işçinin yanında durarak değer kazanır.
Son sözüm şudur:
Ömer Akar'a da, Hakan Uzun'a da, sendikal görev üstlenen herkese de çağrım aynı:
İşçinin yanında fotoğraf vermekle işçinin yanında olunmuyor. Kameralar kapandıktan sonra da orada olmanız gerekiyor.
Sahte hesapların arkasına saklanmak yerine gerçek kimliğinizle çıkın.Eleştiriye tahammül edin, sorulara cevap verin,belgelerle konuşun.
Unutmayın; mikrofonun sesi bir gün kesilir, kameranın ışığı bir gün söner.Fakat emekçinin hafızası kolay kolay silinmez.
Çünkü sendikacılık bir koltuk değil, bir emanettir.Bir gösteri değil,bir mücadeledir.Bir reklam değil,bir vicdan meselesidir.
Kalemimizi kiraya vermedik.Bundan sonra da gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.