TTK'nın bitirilmesinde kim sorumlu? - CHP'nin içindeki hainler!
Zonguldak yıllardır ekmeğini yerin metrelerce altından çıkarıyor.
Alın teriyle, kömür karasıyla, riskle…
Ama bugün konuştuğumuz şey sadece üretim değil; doğrudan insan hayatı.
Türkiye Taşkömürü Kurumu’na bağlı Kozlu, Karadon ve Üzülmez Müesseseleri’nde işçilerin can güvenliğini tehdit edecek eksiklerin tespit edilmesi nedeniyle üretimin durdurulması zaten başlı başına ağır bir tabloydu.
Tüm umutlar ikinci bilirkişi raporuna bağlanmıştı.
“Belki eksikler abartıldı”, “Belki üretim yeniden başlar” diyenler vardı.
Ama olmadı.
Beş kişilik yeni bilirkişi heyeti de raporunu verdi.
Sonuç yine olumsuz.
Bu sadece teknik bir karar değil.
Bu, yerin altında bir şeylerin ciddi şekilde yolunda gitmediğinin ikinci kez tescillenmesidir.
Birinci rapor olumsuz çıktı.
“Eksikler var, risk var” dendi.
TTK yönetimi umutlandı, ikinci rapor beklendi.
Ancak ikinci rapor da aynı kapıya çıktıysa burada artık “yorum farkı” değil, “yapısal sorun” konuşulmalıdır.
Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin “eksikler giderilmeden üretim başlamayacak” tavrı da son derece net.
Bu, bürokratik bir gecikme değil; açık bir güvenlik alarmıdır.
Peki soralım:
Bu eksikler ne zamandır var?
Denetimler bugüne kadar nasıl yapıldı?
İşçiler hangi şartlarda çalışıyordu?
Üretim baskısı güvenliğin önüne mi geçti?
Zonguldak, maden facialarının acısını defalarca yaşamış bir şehir.
Her patlamada, her göçükte aynı cümle kuruldu.
“Gerekli tedbirler alınacak.”
Şimdi önümüzde iki olumsuz bilirkişi raporu var.
Bu, artık sıradan bir prosedür meselesi değil; bir yönetim sınavıdır.
TTK yönetiminin karara itiraz etmesi bekleniyor.
Elbette hukuki haklarını kullanacaklardır.
Ancak asıl soru şu’
İtiraz mı öncelikli olmalı, yoksa eksikleri hızla giderip güvenliği tartışmasız hale getirmek mi?
Kömür önemli.
Enerji önemli.
Ekonomi önemli.
Ama hiçbir üretim, bir işçinin hayatından daha değerli değildir.
İkinci raporun da olumsuz çıkması, “her şey yolunda” söylemlerini boşa düşürmüştür.
Artık kamuoyu net bir açıklama bekliyor.
Hangi eksikler var?
Ne zaman giderilecek?
Sorumluluk kimde?
Şeffaflık sağlanmadan, güven yeniden inşa edilmeden atılacak her adım tartışmalı olacaktır.
Zonguldak’ın yer altı karanlık olabilir.
Ama yönetim anlayışı karanlık olmamalı.
Bu şehir alın teriyle ayakta duruyor ve hiç kimse o alın terini riske atma lüksüne sahip değil.
CHP İÇİNDEKİ HAİNLER
Cumhuriyet Halk Partisi Merkez İlçe Başkanı Nazmi Özden’in, İl Genel Meclisi başkanlık seçimlerinin ardından uzun bir süre sonra şimdilerde yaptığı açıklamalar siyaset gündemini hareketlendirdi.
“Siyaset ahlakla yapılır” diyerek yaşanan süreci eleştiren Özden, oy devşirme iddiaları üzerinden sert mesajlar verdi.
Ancak ortada herkesin konuştuğu ama açıkça dile getirmediği çok daha net bir gerçek var.
Evet, en son yapılan İl Genel Meclisi seçimlerinde tablo 17-15 sonuçlandı.
Evet, dengeler değişti.
Ama asıl soru şu!
O dengeyi değiştiren isim kimdi ve o isim hangi partiden aday gösterilmişti?
Bugün gelinen noktada, CHP listesinden seçilen bir meclis üyesi partisine ihanet ederek Adalet ve Kalkınma Partisi saflarına oy verdi.
Yani eleştirilen tabloyu ortaya çıkaran isim, rakip partinin değil; bizzat CHP’nin meclis üyesiydi.
Şimdi burada durup düşünmek gerekiyor.
Eğer bir siyasi temsilci “oy satmakla”, “vaatlerle taraf değiştirmekle” suçlanıyorsa, bu yalnızca karşı tarafın değil, o ismi aday yapan siyasi mekanizmanın da sorgulanmasını gerektirir.
Siyaset yalnızca seçim günü yapılan konuşmalardan ibaret değildir.
Siyaset, aday belirlerken gösterilen basiret, kadro tercihlerindeki titizlik ve parti içi denetimle başlar.
Nazmi Özden’in “gayri ahlaki” vurgusu elbette siyasette önemli bir tartışmadır.
Ancak ahlak çağrısı yapılırken, parti içi sorumluluğun da masaya yatırılması gerekir.
Çünkü bir adayın karakterini, siyasi duruşunu ve parti sadakatini ölçmek; en başta onu listeye yazanların görevidir.
Zonguldak’ta CHP birinci parti olmuş olabilir.
Fakat birinci parti olmak, kendi içindeki kırılganlığı görmezden gelme lüksü tanımaz.
Eğer bir meclis üyesi kısa sürede saf değiştirip oyunu satıyorsa, burada sadece “karşı tarafın hamlesi” değil, “kendi iç denetiminin zafiyeti” de konuşulmalıdır.
Siyasette etik elbette vazgeçilmezdir.
Ama etik tartışması yapılırken, sorumluluğun tek yönlü gösterilmesi kamuoyunu ikna etmeye yetmez.
Bugün İl Genel Meclisi’nde oluşan tabloyu sadece “katakulle” diye nitelendirmek kolaydır. Zor olan ise şu soruya cevap vermektir!
CHP listelerinde İl Genel Meclisi üyesi seçilen bir kişinin partisini nasıl satar?
Siyaset, ahlakla yapılır.
Ama aynı zamanda öngörüyle, liyakatle ve sağlam kadrolarla yapılır.
Eğer bu üçü eksikse, sandıktan birinci çıkmak bile yönetim güvencesi sağlamaz.
Belki de bu süreç, yalnızca karşı tarafı değil, parti içi tercihleri de yeniden gözden geçirmek için bir fırsattır.
Çünkü siyaset, sadece rakibi eleştirerek değil, öz eleştiri yaparak güçlenir.