Mesele plaka değil, adalet! - Osman Zaimoğlu'nu anlamadık!
Türkiye’de bazen öyle kararlar alınır ki vatandaşın aklı karışır, sabrı taşar, bürokrasi ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eder.
Son günlerde yaşanan APP plaka tartışması da tam olarak böyle bir tabloyu ortaya çıkardı.
Bir anda gündeme gelen uygulama, binlerce araç sahibini adeta panik havasına soktu.
Sosyal medyada mesajlar dolaşmaya başladı, plaka basım yerlerinin önünde uzun kuyruklar oluştu.
Peki yıllardır kullandığımız plakalar bir anda nasıl suç oldu?
APP plaka kullananlara uygulanacak cezalar dudak uçuklatacak seviyede.
İlk yakalanmada 140 bin lira, tekrarında ise 280 bin lira gibi astronomik rakamlardan söz ediliyor.
Hal böyle olunca vatandaş doğal olarak panik içinde plakasını değiştirmek için soluğu plaka basım noktalarında aldı.
Ancak işin en ironik tarafı şu!
Vatandaşın kullandığı bu plakaların büyük bölümü yıllar içinde yine sistemin içinde üretildi, satıldı ve kullanıldı.
Şimdi aynı sistem çıkıp diyor ki, “Bu plaka geçersiz.”
İşte tam bu noktada insanın aklına şu soru geliyor!
Plakayı veren kim?
Geçersiz sayan kim?
Cezayı yazacak olan kim?
Cevapların hepsi aynı kapıya çıkıyor.
Türkiye’de bürokrasi bazen kendi içinde öyle bir hızla karar alıyor ki sanki ülkede yaşayan milyonlarca insan yokmuş gibi davranılabiliyor.
Bir yönetmelik değişiyor, bir genelge çıkıyor, bir uygulama başlıyor ve bir bakıyorsunuz binlerce insan bir gecede “suçlu” konumuna düşmüş.
APP plaka meselesinde de tablo buna benziyor.
Vatandaş yıllardır kullandığı plakayı söküp yenisini takmak için koşturuyor.
Bir yandan işine yetişmeye çalışıyor, bir yandan sanayiye gidiyor, bir yandan sıra bekliyor.
Üstelik bütün bunları “ya ceza gelirse” korkusuyla yapıyor.
Bir ceza düşünün ki araba fiyatına…
Türkiye’de bugün birçok insanın kullandığı aracın değeri neredeyse bu cezalar kadar.
140 bin lira…
280 bin lira…
Bunlar sıradan rakamlar değil.
Bir ailenin yıllarca biriktirdiği para, bir esnafın aylık cirosu, bir işçinin aylarca çalışarak kazandığı gelir.
Hal böyleyken insan ister istemez şunu söylüyor!
“Allah aşkına biraz durun.”
Bir uygulama yapılacaksa önce anlatılır.
Vatandaş bilgilendirilir.
Geçiş süreci tanınır.
Mantıklı bir ceza sistemi kurulur.
Ama bizde çoğu zaman işler tersinden işliyor.
Önce ceza konuşuluyor, sonra vatandaş ne olduğunu anlamaya çalışıyor.
Şimdi iktidarda olan hükümet temsilcilerine küçük bir hatırlatma!
Siyaset halkla kavga etmez.
Siyaset halkla uzlaşır.
Vatandaşın nabzını tutmak gerekir.
Sokakta konuşulanı duymak gerekir.
İnsanların ne düşündüğünü anlamak gerekir.
İnsanlar şaşkın.
İnsanlar tedirgin.
İnsanlar kızgın.
Üstelik Ramazan ayında…
Vatandaş oruçlu oruçlu işinin gücünün arasında sanayiye koşuyor.
Kuyrukta bekliyor.
Şimdi bunun adı düzenleme mi?
Yoksa bürokratik bir kaos mu?
Bürokratik refleks mi, bürokratik zulüm mü?
Vatandaşın hayatını zorlaştıran her uygulama, ister istemez devlete olan güveni de zedeliyor.
Devlet dediğiniz yapı vatandaşını korkutan değil, rahatlatan bir mekanizma olmalı.
Vatandaş sabah kalktığında yeni bir ceza korkusuyla yaşamamalı.
Türkiye’de bazen bürokrasi karar alırken sokağın sesini duymayı unutabiliyor.
Ama unutulmaması gereken bir şey var!
Bu ülkenin gerçek sahibi vatandaştır.
Plakayı veren devlet…
Geçersiz sayan yine devlet…
Cezayı kesen de devlet…
Peki bu işte vatandaşın suçu ne?
Yetkililerin bu soruya gerçekten cevap vermesi gerekiyor.
Çünkü mesele plaka değil.
Mesele adalet duygusu.
OSMAN ZAİMOĞLU’NU ANLAMADIK!
Siyasette bazen bazı insanlar vardır…
O an söyledikleri pek anlaşılmaz.
Hatta çoğu zaman eleştirilir, yalnız bırakılır, hatta “abartıyor” denir.
Fakat zaman geçer, olaylar gelişir ve bir bakarsınız ki o kişinin yıllar önce söylediği her cümle adeta bir kehanet gibi önünüzde durur.
İşte CHP eski Merkez İlçe Başkanı Osman Zaimoğlu’nun hikâyesi de tam olarak böyle bir hikâye.
Osman Zaimoğlu ile tanışmamız 2019 yerel seçimleri sürecinde oldu.
CHP’nin Zonguldak Belediye Başkan adayı Şenol Şanal’dı.
O günleri hatırlayanlar bilir…
Seçim atmosferi, sokak sokak çalışma, kapı kapı dolaşma…
Ama o yoğun tempoda dikkat çeken bir isim vardı.
Osman Zaimoğlu.
Sabah saat 06.00’da güne başlar, gece yarısı 12’yi, bazen 01.00’i bulana kadar seçim çalışmalarının içinde olurdu.
Siyaseti koltuk için değil, görev için yapan bir profil çiziyordu.
“Parti ne derse o” diyen klasik bir görev adamıydı.
Öyle sosyal medya siyasetçisi falan da değildi.
Sahadaydı, insanlarla iç içeydi.
Ama siyaset dediğiniz şey bazen çalışkanlığı değil sonucu konuşur.
2019 seçimleri CHP açısından istenildiği gibi gitmedi.
Şenol Şanal seçimi kaybetti.
Ancak seçim sürecindeki gayreti ve partiye olan bağlılığı herkes tarafından görüldü.
Nitekim kısa süre sonra Osman Zaimoğlu CHP Merkez İlçe Başkanı oldu.
Parti içinde ağırlığı olan, sahayı bilen ve teşkilatı iyi tanıyan bir isimdi.
Derken geldi 2024 yerel seçimleri öncesi aday belirleme sürecİ!
CHP, Zonguldak Belediye Başkan adayını belirlemek için ön seçime gitme kararı aldı.
O günlerde Zaimoğlu’nun gönlündeki aday Harun Akın’dı.
Bugün dönüp bakınca insanın aklına şu soru geliyor!
Acaba Osman Zaimoğlu o gün bugünü mü görüyordu?
Çünkü Zaimoğlu’nun hesabı oldukça basitti.
O dönemde Zonguldak’ta siyasi atmosfer öyle bir noktadaydı ki, AK Parti’nin adayı Ömer Selim Alan’ın karşısına CHP’den kim çıkarsa çıksın seçimi kazanma ihtimali oldukça yüksekti.
Yani mesele sadece seçimi kazanmak değildi.
Asıl mesele seçimi kazandıktan sonra o koltuğu nasıl yönetecekti?
Zaimoğlu’nun tercihi bu yüzden Harun Akın’dı.
Çünkü Harun Akın’ın siyasi tecrübesi vardı, şehir yönetimini biliyordu, bürokrasiyi tanıyordu ve en önemlisi Zonguldak’ın siyasi dengelerini okuyabilen bir isimdi.
Ama siyasette her şey hesapladığınız gibi gitmez.
Ön seçim yapıldı ve sonuçta CHP’nin adayı Tahsin Erdem oldu.
Seçim geldi, sandıklar açıldı ve Tahsin Erdem Zonguldak Belediye Başkanı seçildi.
O gün şehirde büyük bir sevinç vardı.
“Kazandık” deniyordu.
Ama bazen siyaset öyle garip bir şeydir ki…
Bazen kazanırken kaybedersiniz.
İşte bugün yaşanan tablo tam olarak bu.
Bugün geriye dönüp bakınca insanın aklına ister istemez şu cümle geliyor!
Osman Zaimoğlu’nu gerçekten anlayamamışız.
Çünkü bugün şehirde konuşulanlara bakınca ortaya çıkan tablo oldukça ilginç.
O gün Harun Akın ön seçimden çıkarak seçimi kazansaydı.
Bugün bütün akrabalarını belediye doldurmazdı.
Belediye yönetimine eşini çocuklarını karıştırmazdı.
Oğlunun elinden tutup kapı kapı iş aramazdı.
Korkudan geri vites atmazdı.
Basını aşağılamazdı.
Fevkani Köprüsü’nün hesabını sorardı.
Belediyeyi aile şirketi yapıp karı kocaları işe almazdı.
Üst geçidi Karayollarına bırakarak şehrin önüne ucube diktirmezdi.
“Belediyeye otobüsle gelip gideceğim deyip” Makam aracıyla karısını çocuğunu alıp Ankara’ya konsere gitmezdi.
Esnaf düşmanlığı yapmazdı.
2 hurma dağıtmayı, okuma salonuna perde takmayı şova çevirmezdi.
Şimdi dönüp o günlere bakınca insanın aklına şu soru geliyor!
Osman Zaimoğlu gerçekten neyi görmüştü?
Siyasette bazen en büyük hata kaybetmek değildir.
En büyük hata yanlış şekilde kazanmaktır.
Çünkü yanlış kazanılan bir seçim, zamanla şehrin kaybına dönüşebilir.
Bugün Zonguldak’ta yaşanan tartışmalara bakınca insan ister istemez şu cümleyi kuruyor!
Tahsin Erdem kazanmış olabilir…
Ama görünen o ki;
Zonguldak pek kazanmış gibi görünmüyor.